-

Bir insanın duygusu gerçek olabilir ama o duygu bir eve dönüşmeyebilir. Hayatta bazı insanlar vardır; varlıkları bir ilişkiye tam olarak sığmaz, yoklukları da sıradan bir ayrılığa. Onlarla yaşanan şey ne bütünüyle kavuşmadır ne de tam anlamıyla kayıp. Bir yerden sonra kişi olmaktan çıkarlar; insanın iç dünyasında yer etmiş bir duyguya, bir bekleyişe, sessizce büyüyen bir…
-

Bazı haberler vardır; insanın içine bir cümle gibi düşmez de, bir iklim gibi yayılır. Hava bir anda değişir. Aynı odadasındır ama sanki duvarların rengi kayar. Sesler biraz daha uzaktan gelir. Nefes, kendi yolunu şaşırır. Bugün ben öyle bir iklimin içindeyim. Eşik benden sonra birini bulmuş. “Birini” dediğim… sadece bir temas değil. Sadece bedenin oyunu değil.…
-

Telefon kapandıktan sonra odada bir sessizlik kaldı. Ama o bildiğimiz sessizliklerden değil… İçinde cümlelerin yankılandığı, insanın nefesinin bile “suç delili” gibi hissettirdiği bir sessizlik. Az önce güçlü kişilikli bir arkadaşım, beni yargıladı. Üstelik “anlamaya çalışarak” değil; kınayarak. Sert, net, keskin bir üslupla. Eşik’le ilişkimde hâlâ bir yerimde durduğum için… “Yeterince güçlü olamadın,” dedi. Sonra bunu…
-

Ben beni unutmamaya kararlıyım. Bazen kendimden koptuğumu hissediyorum; evet. Ama o kopuş artık “kayıp” değil, bir sinyal. İçimde bir yer, hemen çalıyor: “Geri dön.” Ben de dönüyorum. Çünkü en vazgeçilmezim olana dönüyorum. Kendime. Kendime dönmek… benim için romantik bir cümle değil; bir hayatta kalma disiplini. İnsan bazen kendi içinden dışarı savruluyor. Bazen bir bakışın içinde,…
-

Yağmurun İnce Sesiyle Başlayan Sabah Sabah, “başlayalım” diye bağırmadı. Fısıldadı. Çiseyle fısıldadı. O ince yağmur var ya… Ne ıslatır gibi, ne de kuru bırakır. Tam arada. Benim en iyi bildiğim yer. Sokağa çıktığım an şehir parladı: ıslak asfalt, turuncu sokak lambaları, yeşil ışıkların suya düşen gölgeleri… Her şey bir film karesi gibiydi. Ama ben o…
-

Balkona ilk adımımı attığımda, akşamın serinliği yüzüme çarpan bir “gerçeklik denetimi” gibi geldi. Hani bazen zihin o kadar içeride konuşur ki, dışarı çıkıp “tamam” demen gerekir… İşte o “tamam”ı, demir korkuluğun soğuk çizgisinde buldum. Karşımda apartman cephesi… Sarı ışığa boyanmış duvarlar, perdelerin ardında yaşayan küçük hayatlar. Bir pencere: suskun. Bir kapı: kapalı ama içerisi belli…
-

Bazı korkular vardır; insanı kaçırmaz, oturtur. Koşturtmaz; dizlerinin dibine çöker. Benim bugün yaşadığım korku tam olarak buydu. Babamla ilgili bir şeyler duydum. Çalıştığı özel hastanede, onun yerine başka bir doktor getirileceği söyleniyormuş. Söylenti mi, resmi mi bilmiyorum. Ama belirsizlik, insanın içini en çok oyarak büyüyor: “Bilmiyorum” cümlesi, bazen “bittik” gibi çınlıyor. Biliyorum, bu “bittik” cümlesi…
-

Artık hikâyemin sıradan mı yoksa sıradışı mı olduğuyla ilgilenmiyorum. Ben kendime sıradışıyım! Bunu fark ettim. Dün babamın doğum günüydü. Takvimde sıradan duran ama insanın içinde bir dönemeç gibi açılan günlerden… Çünkü dün yine o eski çizgi vardı: “kaçmak” ile “kalmak” arasındaki ince, keskin çizgi. Ve ben bu kez öbür tarafa geçmedim. Dün ben kaçmadım. Dün…
-

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi? Dün sabah, içimdeki karanlığa uyanmadım. Karanlık oradaydı; evet. Ama artık evin sahibi değildi. Sadece kapı önünde bekleyen bir misafir gibiydi —içeri buyur edilmemiş, yine de ısrarla…
-

Benimki belki sıradan belki sıradışı bir hikâye. Belki de herkesin hikâyesi hem sıradan hem sıradışı. Kime göre, neye göre? Bana göre olmalı, yani kişinin kendisine göre, öyle değil mi? Dün, hayatımda ilk defa “küçük” sandığım bir şeyin aslında kocaman bir şey olduğunu anladım. Ben… ev işlerinden ve mutfaktan hiç mi hiç anlamayan bir bendim. Üstelik…